Perşembe , 22 Şubat 2018

Kişisel Gelişim

Eskiden Kişisel Gelişim mi vardı

Eskiden Kişisel Gelişim mi vardıSon yıllarda, ciddi bir endüstri haline gelen ve artık, bir ihtiyaç olduğu kabul edilen “kişisel gelişim” kavramı ne oldu da bu kadar önem kazandı?

1940’lı yıllarda bir dil bilimci ve bir matematikçinin temellerini attığı bu kavram yetmişli yıllardan itibaren, iyice hız kazanmaya başlamıştır.

“Kişisel gelişim kavramının temeli; psikolojik yaklaşımlar gibi onarıma değil, pozitif değişim ya da üretime dayalıdır.”

Peki ya bu yıllardan önce? Pozitif değişime ihtiyaç yok muydu? Yani, yüz yıllardır insanlar sorunlarını (ilaç gerektirenler hariç) nasıl halledip, bugünkü “kişisel gelişim kavramını karşılayacak ne tür yöntemler uyguladılar?

İnsanlık tarihine bakıldığında belirli güçlerin, belirli zamanlarda hâkimiyetini göstermiş ve kenara çekilmiş olduklarını görürüz. Doğum-yaşam ve ölüm tablosu, canlıların yanı sıra tüm kavramlar, düşünceler, ideolojiler ve akla gelecek her şey için de geçerli bir tablodur.

Tıpkı bedensel gücün yerini bilginin ve iletişimin alması ya da güç kavramının toprak sahibi olmaktan, zekaya doğru anlam değiştirmesi gibi.

Bana göre, özellikle iki ana nedenden ötürü kişisel gelişim son yüz yılda ihtiyaç haline gelmiştir:

Bunlardan ilki, “eşitlik fikri’ dir. Özellikle, 18. ve 19. yüzyıldan sonra, insanlık tarihinde daha önce olmayan yeni bir ideal vücut bulmaya başlamıştır.

Oysa daha önceki yüzyıllara bakıldığında; sınıfsal katmanlar, kesin çizgilerle insanları birbirinden ayırmış ve yüzyıllarca bu düzen, hayat tarzı olarak devam etmiştir. (Köle, asil, ağa, bey, maraba vs. Eskiyi anlatan yerli yabancı film veya kitaplar incelendiğinde aristokrasi ve halk ayrımı bariz şekilde fark edilebilir.)

Bu dönemlerde, eşitlik gibi bir algı söz konusu olmadığı için bu sınıflandırma, toplum tarafından olduğu kadar, dönemim düşünür ve felsefecileri tarafından da kabul edilmiş ve erdem sayılmıştır. Mesela Aristo; “bazı insanlar doğaları gereği özgür, diğerleri ise köle olarak var olmuşlardır.” Der.

Yani bir bakıma, farkındalıkların olmayışı demek, korunma karşılığında haklarını teslim etme düzeninden başka bir şey değildir.

Günümüzde büyüklerin, eski insanları övmelerine ve onların ne kadar ağır ve yumuşak başlı olduklarını söylediklerine çok şahit oluruz.

Aslında insan, her dönem aynı insandır. Fakat sadece bilinçlenme farkı, onların davranışlarını ayırt eden tek şey olmuştur. 18.yüzyıldan sonra, ekonomi, siyaset ve tüketim alanındaki tüm devrimler, toplum hayatı için bir kırılma noktası olmuş, insanlığın, maddi gelişimine katkısının yan ısıra, psikolojik bir açığın, daha doğrusu açlığının farkına varılmasına da neden olmuştur. (Sorular sorma, kendine değer verme, kendini keşfetme, programlama, hayatını düzene sokma gibi ihtiyaçlar.)

Eşitlik ve özgürlük çerçevesinde artık her kes, her şeye ulaşabileceğine ve bunun hakları olduğu bilincine varmaya başlamıştır.

Kişisel gelişimin ihtiyaç haline gelmesinin bir diğer nedeni, teknolojidir:

Teknolojinin insan hayatına kattığı dev artıların yanı sıra iletişim anlayışına getirdiği değişimler de bir hayli büyüktür.

Günümüze baktığımızda, tüm gün boyunca hiç konuşmadan masa başında oturarak bütün işlerimizi halledebiliyoruz artık. Tüm sosyal ağları kontrol altına alabiliyor, onlarca insanla konuşabiliyoruz. Alışveriş yapıp, oyun oynayıp finansal işlerimizi halledebiliyoruz. İş ve sosyal hayat adına her şeyi ama her şeyi yapıyoruz.  Bu arada hiç konuşmuyoruz.  Hayatımızdaki onca kolaylığın yanı sıra, sözlü iletişimin sözsüz iletişime kayması noktası tam da kişisel gelişim ihtiyacının ortaya çıktığı noktalardan biridir. Çünkü konuşmak, dertleşmek, anlatmak her zaman bir ihtiyaçtır.

Eskiden insanlar hiçbir iletişim ağı olmadığı için mecbur sürekli konuşmak zorundalardı. Tek tıkla bir insana ve yahut bilgiye ulaşabilme lükslerinin olmayışı, onlara aslında doğal bir terapi sunuyordu. Şimdi ise, her şeyi tek tıkla hallettiğimiz için, konuşma ihtiyacımızı bir psikoloğa terapiste yaşam koçuna vs. başvurarak gidermek zorunda kalıyoruz. Olmadı duygularımız yönetmek yönlendirmek ve kendimize yetmek zorundayız.  Zihin dili programımızı (NLP) yapmak zorundayız. Zira her kes meşgul herkes işinde gücünde, bizi dinleyecek çevremizde pek kimse yok.

Artık eskiden olduğu gibi aile içinde, kapı önlerinde, sokakta, pazarda, bahçede, okulda, evlerde, düğünlerde günlerde, vb. yerlerde bol bol konuşup dertleşme gibi bir durumumuz yok. Aynı apartmanda yıllarca yaşayıp, tanışmıyor olmak kadar güvensiz ve yalnızız. Bütün bunların hayatımızdan almış olduğu eksiklikleri tabi ki kendimizi geliştirerek kapatmak zorundayız. Kişisel, gelişmek zorundayız.

Artık günümüzde, hayatın gerçekten farkına vararak yaşamak önemli bir artıdır. Kişisel gelişmek demek içimizdeki olumlu ses düğmelerini fazla açmak, olumsuz olanları kısmak demektir. Daha önceden yaptığımız saçma, aptalca ya da bizi dibe çeken şeylere bulduğumuz bahanelere artık inanmamamız demektir. Çünkü bilinç fazlasıyla açmıştır gözünü. O nedenle değişime ayak uydurmak için her gün bir adım daha ileri gitmek zorundayız. Devir ise eskiyi çoktan geçti.

Ben İstersem Eğer – Yeni Kitap

Ben İstersem Eğer - Arzu AytekinSizi gülümseten, iyi düşündüğünüzde iyi olan ve yüreğinize dokunan her ne ise, mutluluğunuz olacak. Ama onu, kendiniz fark edeceksiniz. O nedenle size iyi düşünün iyi olsun demeyeceğim. Mutluluğun sırrını da vermeyeceğim. Zira öyle bir şey yok!

Sadece size, yaşınız kaç olursa olsun, ayağa kalkın ve kalan hayatınıza sahip çıkın diyeceğim. Hayatınıza şekil verin: Maddelerle formüllerle ve sırlarla mutlu olunamayacağını önce bir fark edin.

Kendi kişisel lideriniz olum. Kafanız karıştığında kendi doktorunuz olun. Duygularınıza hükmedin. Düşüncelerinizi biçimlendirin ve davranışlarınızın arkasında durun.

Her şey kendi içinde başlar ve biter. Dış dünya sadece senin bir yansımandır. Umut içindedir. Hayal içindedir. Barış içindedir. Barışı önce kendi içinde sağlayamazsan tüm dünyaya barış gelse de öteki olan her şey sana düşman gözükür.

Özgürlük içindedir. Kendin olmak, en büyük özgürlüktür.  Ben İstersem Eğer 

Mutluluk Ciddi Bir İştir

Toplum olarak ne kadar mutluyuz? Bunu anlamanın en iyi yolu sokaklara bakmaktır. Sokaklara baktığımızda, üçüncü sayfa haberlerine konu olan yaşantıların çoğunlukta olduğunu görürüz.

Birey olarak ne kadar mutluyuz? Bunu anlamanın en kolay yolu ailelere bakmaktır fakat kapalı toplumlarda bunu anlamak aslında pek kolay değildir. Çünkü her zaman “kol kırılıp yen içinde kalmıştır.”

Toplumun mutluluğu, bireysel ve toplumsal refah düzeyi ile yakından ilgilidir. Refah düzeyi yükseldikçe mutluluk oranı da yükselir. Dünyadaki en mutlu toplumlara ve yaşantılarına baktığımızda bunu daha açık ve net görürüz.

“The Economist Intelligence Unit” tarafından hazırlanan ve 2013 verilerine göre Türkiye mutlu ülkeler sıralamasında 51. Sırada yer alıyor. (Başka bir ölçüme göre ise 78. Sırada. Anket sonucu Türk insanının mutluluk oranı on üzerinden beş)

İsveç, Norveç, Danimarka gibi İskandinav ülkeleri, en mutlu insanların yaşadığı ülkeler arasında başlarda yer alıyor. Mutluluğu oldukça ciddiye alıp, mutluluk enstitüleri kurmuşlar. Ölçümlerde göz önüne alınan kriterler; gelir düzeyi, eğitim seviyesi, sağlık ve sosyal imkânlar.

Mutlu ülkelerin ortak özellikleri şöyle;

-Bu ülkelerde, insanların yaşam süreleri, diğer ülkelere göre yirmi küsur yıl daha fazla.

-Mutlu ülkelerde, kişi başına düşen milli gelir, mutsuz ülkelerden kırk kat daha fazla.

-Fırsat eşitliği; Her bireyin, her olanaktan eşit olarak faydalanması

-Çok yönlü güven; (Hem aile içinde hem yabancılara hem devlete güven oldukça yüksek. Mesela Danimarka da bebek arabaları sokakta bırakılabiliyor. Bebekler uyurken, ebeveynler restoranda yemeklerini yiyorlar.)

-Bu ülkeler, güven ilkesini zedeleyeceğini düşündüklerinden, dışarıdan çok zor göç alıyor. Bu durum kimi zaman ırkçı ve ayrımcılık olarak değerlendirilse de kural değişmiyor.

-Ekonomik eşitlik; zengin ve fakir arasında ki fark hemen hemen yok veya çok az.

Mesela Danimarka da eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsiz, Çocuk ve yaşlılar en çok harcama yapılan kesimi oluşturuyor. Hal böyle olunca da millet, iyi hizmet aldığı için, ödediği oldukça yüksek vergilere sesini çıkarmıyor. Kurumlar halk ile aynı yönde durmaya özen gösteriyor.

-Bir yerleşim yeri ile ilgili yapılacak en ufak değişiklikte halkın görüşü alınıyor.

Ulaştığımız sonuç genel olarak; güven ve hoşgörünün, bireysel ve toplumsal mutluluğu direk etkilediği yönündedir.

Bir araştırmaya göre ise; mutluluk kavramının derecesi şunlarla ilgilidir,

%50 genetik yapımızla, %10 yaşam koşullarıyla, %40 ise, ne düşünüp nasıl davrandığımızda alakalıdır. Eğer böyle ise, bireysel gelişimle en azından %40’lık düzeye müdahale etme şansımız hala var…

Beklenti Etkisi

“Kendini gerçekleştiren kehanet” olarak bilinen “beklenti etkisi” gerçeğin zihinde çarpıtılması sonucunda oluşturulan algının, zaman içinde, gerçeği etkileyerek değişmesi durumudur.

Yani kişi, gerçekte yaşamamış olduğu bir olayı, başına gelecekmiş gibi çok kuvvetli ve derin bir inançla düşünürse, bu olay bir süre sonra gerçek olur.

Beklenti etkisi, 1911 de iki Alman araştırmacının araştırmaları sonucu bilimsel alanda kendine yer bulmuştur.  Örneklerle açıklarsak;

“Birine kırk gün boyunca deli dersen deli olur.” Veya “Kara kedi gördüm kesin başıma bir iş gelecek” diye düşünürsen başına o iş gelir. “Şeytanın kulağına kurşun.” Diyerek tahtaya vurma inancı da korkulanın, başa gelme ihtimaline karşı bir direnç göstergesidir.

Aldatılacağını sürekli düşünürsen aldatılırsın. Kimsenin seni sevmediğini düşünürsen gerçekten kimse seni sevmiyordur. Bu görüşmeyi alamam diye düşündüğünde, görüşme olumsuz geçecektir.

Yapılan deneysel araştırmalara göre, bir öğretmenin başarılı öğrencileri, aynı zamanda beklentisinin de yüksek olduğu öğrencileridir. Tam tersine fazla başarılı olmayan öğrencileri ise, diğerlerine nazaran beklentisinin düşük olduğu öğrencileridir.

Zihin, düşünce ve inançlarının yönünde onları sana ispat için harekete geçer. Beden dilinde buna eşlik eder. Ve etrafa yaydığın enerji düşüncelerini açığa verir. Sevilmediğini düşündüğünde etrafına yaydığın kırgın ve olumsuz enerji insanlara aynı şekilde yansır, insanlar senden uzaklaşır ve bu gerçeğe dönüşmüş olur. Yani başarısızlık, zihin tarafından öğrenilir ve alışkanlık haline getirilir.

Bilinçaltı durumlarıyla açıklamaktan öte, mantık olarak baktığımızda da olumsuz psikoloji ile bir sınava veya görüşmeye girdiğinizde, yüzünüzdeki ifade negatif, bakışınız enerjisiz ve derinlerde korku hissinin olduğu şekliyle yansıyacaktır. Bu durumu destekleyen beden dili ise, düşüncelerin dışa yansımasıdır ve asla yanılmaz. Öte yandan, dikkat dağınık olacağı için sorulan sorular ve verilen cevaplar -an- içerisinde olmayacaktır. Çünkü zihin, geçmiş başarısızlık hatıralarıyla ve gelecek başarısızlık korkusu ile meşguldür o sırada.  Beklenti aşırı yoğun yaşandığında kaygıya dönüşecek ve oluşan stres sonucu mide bulantısı veya başka rahatsızlıklar şeklinde dışa vurum gerçekleşecektir. Bunu azaltmanın en etkili yolu, farkındalık düzeyini yükselten an’ ın bilincinde olma (duygu ve düşüncelerin saf hali) eğitim çalışmaları yapmaktır.

Sonuç olarak, bilinmeyen veya yaşanmamış zamanlarda nelerin olacağını yüz yıllardır tam olarak kimse bilemedi. O nedenle yaşam boyu öğrenilmiş korku ve başarısızlık öykülerini sürekli olacakmış gibi düşünüp, yanında taşımak enerjiyi o yöne aktaracağı için muhtemelen düşünülen şey olacaktır. Yani, attığın her adımın sürekli başarısız olduğundan yakınarak ve buna yoğunlaşarak yola çıkarsan sonuç yine başarısızlık olur. Bilinçaltına, “Benden bir şey olmaz.” diye düşündürttüğünde, gerçekten de senden bir şey olmayacaktır.

Prezantabl Olmak ve Analitik Düşünmek

“Prezantabl olmak.”  Yani, eli yüzü düzgün olacaksın. Oldukça şık giyinecek, canlı, güler yüzlü, gerektiği yerde şirin, cana yakın, girişken, güzel ya da yakışıklı, kısaca “taş gibi” olacaksın. Öyle diyor ilanlar.

İş arayanlara yıllardır dayatılan bu kriterler, görünen odur ki, iş ilanlarında hala geçerliliğini son sürat korumaktadır.

Bazı görüşlere göre, göze hitap etmenin dışında bir özellik aramayan ve tek tipleşmeye neden olan bu talepler, “prezantabl değilseniz işsizsiniz” der gibidir adeta. Ve böylece, bilgi, yetkinlik, öz gibi kavramlar askıda kalır.

Gerçi gönül ister ki her ikisi de birlikte olsun. Yani hem zeki hem donanımlı, hem çalışkan, hem yetkin, hem de gösterişli. Ama zorlasan olmuyor işte. Biri olunca diğeri olmayabiliyor.

Diğer taraftan, çalışanlarının giyim ve görünüş konusunu pek kasmayan Microsoft gibi devlere bakıldığında, aslında kurumsal verimliliğin bizde aranan niteliklerle pekte uyuşmadığı görülür.

Sonuç olarak, kendini bilen kendine değer veren ve kendi değerini farkında olan insan, zaten kelimenin tanımındaki gibi, eli yüzü düzgündür bana göre. Yani, bedenen olduğu kadar ruhen de gösterişlidir. Fakat bazı kurumsal ilanların tercihleri sadece kaş göz ve boy güzelliği ise, Allah vergisi olan bu özellikler konusunda ne yazık ki yapacak pekte bir şey yok.

“Analitik düşünme” kriteri konusuna gelince; bence asıl tek tipleştirme bu talep içinde yer alıyor. Bu cümlenin açıklaması aslında şudur;

Beyninin tamamen sol tarafı ile düşün. Sakın hayal kurma, yaratıcı olma ve itiraz etme. Sana ne veriliyorsa onu yap. Yani sen aslında, bilgisayarın diğer adısın. Yorulmayacaksın, itiraz etmeyeceksin ve mümkünse inisiyatif kullanmayacaksın. Yüklenen program ne ise onu sunacaksın o kadar. Süreyi sürekli çalışarak geçireceksin. Tamamen sistematik, planlı ve iş bitirici olacaksın. Çünkü şirket mantığı bunu gerektiriyor.

Araştırmalara göre ise insanlar, kendilerini tanıyıp farkındalık düzeylerini yükselttikçe, yaratıcılıklarını daha kullanabilecekleri işler için kurumsal kariyerlerini tek kalemde sonlandırabiliyorlar. Yani tercih, analitik sol beyinden, her şeyi mümkün kılan, rahat, yaratıcı ve daha mutlu yaşayan sağ beyine geçebiliyor.

Her ne şekilde olursa olsun değişim, kişisel tercih ve merak güdüsüne bağlı olarak, bireysel ve sonrada toplumsal düzeyde yolculuğuna devam eder. Çünkü çoğu kez, savunmadığımız ve ısrarla karşı çıktığımız düşüncelerin altında, sadece süre gelen düşünce kalıpları yatıyordur. Eskinin gözde olan her şeyi bugün sıradanı olmuştur mesela? Zaman, her kalıbı, er ya da geç değiştirecektir. Kurumlar içinde süreç aynı işler.