Perşembe , 22 Şubat 2018

Sosyal İçerik

E-Kitapların Okuma Hayatına Etkisi

Özellikle akıllı telefon ve tablet gibi mobil cihazların da hayatımıza hızla girmesiyle birlikte E-Kitap okumak daha bir kolay hale geldi. Kitap okuma bahanelerini de en aza indiren bu uygulama ülkemizde okuma oranını biraz olsun artırabilecek mi? Bu, ilerleyen günlerde daha da netleşecek.

Hızlı iletişim anlayışı ve özellikle koşuşturmayı şart koşan iş hayatı, zamandan tasarruf etmeyi zorunlu kılmış ve her alanda alışkanlıkların değişmesine vesile olmuştur.

Bugün artık, her şeyin başında bir e- vardır. Kabul etmesekte, özel hayatımızda ve iş hayatımızda (Kamuda ve özel sektörde) elektronik ortamdan kaçış mümkün değil.

Bütün bunlar bize değişimi kabul etmemiz gerektiğini hatırlatır. Çünkü zamanla birlikte, düşünceler algılar, bakış açıları ve bütün olarak insan değişiyor.

Öte yandanŞehir kütüphanelerini bilen ve hem kitap okumak hem de araştırma yapmak için, kütüphanelerde epey vakit geçirmiş olan birinin, kütüphane ortamını pek yaşamayan bir nesle tanık oluşu ve geçişi sindirmesi biraz zor olabilir.

Gerçek bir kitabı alıp ona dokunmak, sayfalarını çevirmek ve kitap kokusunu duymak, inkâr edilemeyecek bir ayrıcalıktır bana göre de.

Ama her şeye rağmen, değişimi hızla kabul etmek ve erken uyum sağlamak gerektiği, çok açık.

Peki nedir tam olarak e- kitap? Faydası ve zararı var mıdır? Neden tartışma konusudur?

Kitapların dijital ortama aktarılmış hali ve her türlü bilgisayar çeşidinde, okunabilen, özel olarak tasarlanmış bir bilgisayar dosya formatıdır. (Sık görülen PDF formatında olanlarıdır.) 

90’ lı yılların sonunda hayatımıza girmiş, 2000’ li yıllarda ise, E- Kitap yazılımları ile hızla gelişerek endüstrileşmiş ve pazarda hatırı sayılır yer edinmiştir.

FAYDALARI:

*Kolay taşınması, ses, video ve etkileşim olanaklarının bulunması, uçak modu, renk ve ışık ayarı, yazı karakterlerinde değişiklik yapabilme, ses ve görüntü efektleri, not alınabilmesi, cümlelerin altının çizilebilmesi, DRM sistemi sayesinde, zarar gören veya silinen kısımların, ücretsiz tekrar indirilebilmesi, şifreleme sistemleri gibi birçok avantajı beraberinde getirmiştir.

-Hem yayın evi, hem yazar açısından daha fazla okura ulaşabilme,
-Yazar olarak sadece ülkesinde değil tüm dünyada satışa çıkabilme durumu,
-Okur açısından uygun fiyat,
-Yayın evi açısından maliyet giderlerinin düşmesi,
-Zamandan tasarruf,
-Amatör yayıncılar için ufak  e- yayıncıyla anlaşıp yazı dünyasına adım atma kolaylığı,
-Taşıma ve saklama kolaylığı
-Ortam ışığına göre ekran ışığı artırılabildiği için, güneşin altında da, karanlıkta da okunabiliyor oluşu,
-Yanlışların giderilmesine imkan veren teknolojilerle desteklenmesi,
-Kağıt israfına engel olmak gibi çevreye dost bir sistem oluşu,

OLUMSUZ YÖNLERİ

-E-kitap okuyucunun pil ömrü ve gelişen teknoloji karşısında yenilenmesi gereken yazılımlar,

-Yazarlar için imza günleri azalacak olması ve göz yorması olabilir. Fakat bunlar haricinde, bu kadar avantajlı bir uygulamada kitap okumak için daha ne istenebilir acaba” diye düşünüyor insan?

Mümkün olsaydı her karış toprağa buğday eker gibi kitap ekerdim”

Hayatla Sohbet

Birçok şey için, bazen mantık aynı işler; Bilgisayarımızda virüs, ya da yavaşlama gibi sorunlar yaşadığımızda onu fabrika ayarlarına geri döndürmemiz, yani format atmamız gerekir. Yenilenmesi rahatlaması ve hızlı çalışması için.

Formattan sonra ki bir amacımızda, bazı verileri yeniden yüklemek ya da yeni veri yüklemek.

Dikkat edilirse, zaten yaşadığımız birçok olay tüm monotonluğu ile hayatımızın tam ortasına oturuvermiştir. Her şey bir rutinden ibarettir. Tüm canlılar olarak yaşamaya çalışırken, gün boyunca, aynı şeyleri yapar dururuz.

Yeryüzündeki birçok canlı; nefes alıyor, yaşamaya çalışıyor, temel ihtiyaçlarını gideriyor ve ürüyor.

O halde düşünebiliyor olmak, bizi diğer canlılardan sadece ayırmakla kalmaz, bize birtakım sorumluluklar da yükler; zira o nedenle bir hayvandan veya bitkiden farklıyızdır.

Hayatımızın onlarca rutininden, kendimizi yenileyerek ve değiştirerek kurtarabiliriz ancak. Bu da bize, hayat nerede tıkandıysa, tüm olumsuzluklara rağmen devam etmemiz gerektiğini hatırlatır.

Yeni bir iş, yeni bir sosyal hayat, tümüyle yeni bir hayat, radikal kararlar gerektirdiği kadar ikinci bir hayat şansı da tanır insana. Bu ne kadar istediğinize bağlı.

Öte yandan, tümüyle format atmak hayatının her aşamasından memnuniyetsiz olmayı gerektirir.

Öyleyse, bakış açımızı değiştirerek ufak dokunuşlarla yenilenmeye devam edeceğiz.

Sizi yavaşlatan, monotonlaştıran ve yaşam kalitenizi düşüren neleri barındırıyorsunuz hayatınızda?

Kötü giden bir ilişki mi, her gün “kahretsin” diye gittiğiniz bir iş mi? Ya da sizi sürekli aşağı çeken hatalarınız mı? Sadece iyi günde yanında olduklarını düşündüğünüz insanlar mı?

Kararlar verip verip bir türlü hayata geçiremediğiniz durumlar mı?

Her şey mükemmelse, kaldığınız yerden hiç ayrılmayın sıkı sıkı sarılın oraya.

Ama “değil” diye düşünüyorsanız önce, geniş zamanlar ayırmanız gerekecektir kendinize.

Alın karşınıza kendinizi ve yaşadığınız hayattaki tüm aksaklıkları bir konuşun. Geniş sohbetler yapın hayatınızla ilgili. Sonra birlikte ortaya çıkardığınız olumsuzlukları, yine birlikte çıkarın hayatınızdan.

Yenilenin, rahatlayın ve hızlı çalışın. Sonra yeni ve doğru veriler yükleyin kendinize…

İş Kadını mı Ev Kadını mı?

Çocuğun ruh sağlığı ve mutluluğu açısından hangisi daha doğru? Hem iş kadını hem anne mi, yoksa ev kadını ve anne mi?

Her ikisinin de iyi ve kötü yanları vardır elbette:

Çalışan Anne:

*Hep bir vicdan muhasebesi içerisindedir. İşte geçirdiği zamanlarda aklının bir köşesinde hep çocuk vardır. Sürekli çocuğunu arar uzaktan, agucuk gugucuk konuşmaya çalışır. Bakan kişiyi sorgular. Aynı şeyleri tekrar tekrar tembihler. Talimatlar verir.

*İzin günlerinde en başta gider bir gün daha fazla almak ya da mesai ye gelmemek ya da tatil günleriyle iznini birleştirmek için sürekli uğraşır durur. Sırf çocuğu ile daha fazla vakit geçirmek için her tatili fırsata çevirmek ister. Ama ne yapsa yetmez. Ne çocuk ona doyar ne çocuğu ona doyar. Hep bir şeyler eksiktir. Kulaklarında, arkasından ağlayan çocuğunun sesi ile her gün işine gider gelir.

*Hafta sonları ile telafi etmeye çalışır ama bir yere kadar. Bazen de hafta sonu dahi çalışması gerekir. Toplantı, mesai, yemek vs.

*Evde ise, tüm hafta çalıştığı için, halletmesi gereken onca iş kendini bekliyordur. Kısa bir süre içinde her şeyi organize etmesi gerekir. Klasik bir aileye sahipse, kendini daha çok harap etmesi gerekir. Yemeği yetiştirir, misafire zaman ayırır. Eşine zaman ayırır, Geç saatlere kadar iş yapar ve uyur. Sabah yarı kapalı gözlerle koşuşturma başlar.

*Çocuk açısından bakınca, onu da hiç mutlu edemez. Sürekli ağlayan isteklerde bulunan çocuk vardır karşısında. Çocuğun gözünde kendini bırakıp gidiyordur her gün.  Ne yapsa yetmez.

*Gerekli disiplini bir türlü uygulayamaz. Az gördüğü için o ayarlamayı bir türlü yapamaz. Çocuk kurallar açısından, kendisine bakan kişi ve annesi arasında gider gelir. Her akşam taleplerde bulunur. Yerine geleceğini bilir ve şımarır. Ama en önemli yine eksik kalıyordur; Birlikte vakit geçirmek.

*Söz bugün yarın derken çalışan anne bir bakmış iki arada çocuk büyüyüvermiş. Orada burada şurada. Çalışan anne, çocuğunun büyüme evrelerinden birçoğunu kaçırmıştır.

Evdeki anneye gelince;

Ev kadını kayıtsız ekonomi dediğimiz çalışan fakat karşılığını alamayan tek meslek sahibi olan kişidir.

*Çalışma hayatı, sadece başkalarının belirlediği plan içinde değildir. Hepsi bu.

*Tüm ev işler onun asli görevi gibidir. Birini aksatsa göze batar. “Ne yapıyordur akşama kadar evin içinde? Bir gün yemek yapmayı verse herkes aç kalır. Bir kez ev temizliği yapmasa, sehpada toz gözükse, rezalet olur. Çünkü evdedir ve yapması şarttır. Her ihtiyacı gidermesi bütün evi çekip çevirmesi çocuğu aslan parçası gibi büyütmesi gerekecektir.

*Bazı ev kadınları ev işlerine kendilerini o kadar kaptırırlar ki, çocuk yine ihmal edilen taraf olur. Farkında değillerdir. Misafirin gelmesi, evde yemek olmaması, bir tarafın dağınık ya da kirli olması asla kabul edilebilir bir şey değildir onlar için. Sürekli iş yapar ve talimat verir haldedirler; “Ortalığı dağıtma, misafir gelecek, gürültü yapma komşulara ses gitmesin.

*Çocuk açısından, bazı durumlarda anne evde olduğu için her işini yapan biri algısı iyice yerleşir. Fazlası ile yüzgöz olma ve anneye bağımlı olma durumu gelişir. Bu noktaya dikkat etmek gerekir. Çocuk ruhsal özgürlük sağlanarak büyütülmeli.

*Bir diğer dezavantaj; çocuk büyüdüğünde parasal isteklerinin artması ve evde ki annenin çalışan anneye göre bu ihtiyaçları karşılayamamasıdır. Bu durum çocuğun gözünde de anne kavramına bakışı olumsuz etkileyebilir.

*Çocuklar, masumluğu gereği, aklından geçeni söylemede tereddüt etmezler; bir gün karşına çıkar arkadaşının çalışan aktif süslü annesini örnek gösteriverir. Cevap olarak, “ben sana yıllarca sevgimi verdim ama param yok kem küm.” diyemezsiniz.

İşte o zaman üzücü olanın, aslında çocuğun ihtiyacının, salt onun yanı başında olup saçı süpürge eden bir model olmadığının fark edilmesidir.

*Benzer durum çalışan anne içinde geçerlidir. Çocuk bir gün çıkıp, “Sanki beni sen mi büyüttün? Beni anneannem- babaannem büyüttü.” vs. dediğinde, “Ben senin için o sırada para kazanmakla meşguldüm kem küm” diyemezsiniz. Hep bir mesafe olacaktır.

*Her iki durumda da bedel ödenir;

Çalışan anne; (özellikle yoğun çalışıyor ise) çocukla yeterince vakit geçiremez, Sevgisini verdiği, kucak dolusu sarılarak geçirdiği vakitler sınırlıdır.

Ev hanımı anne; ekonomik özgürlüğe sahip değildir ve kişisel olarak bağımlıdır.

*İdeal anne; hangi konumda olursa olsun çocukla geçirdiği vaktin kalitesine dikkat eder. Ona ayırdığı sürenin olabildiğince dolu geçmesine özen gösterir.

Tercih kişiye kalmış…

Giden mi Mutlu Kalan mı?

Biraz yaralı gördüm seni yüreğim. Biraz da suskun,

İnce bir sızı gibi kanıyor bakışların. Issız bir orman kadar korkulu. Ve kışa girmiş gibi soğuksun.

Bugün ne kadar karanlık bu şehir? Vurgun yemiş bir titremeyle yaralı bütün âşıklar ve bütün ayrılıklar.

Yok uslanmaya niyetin, fark ettim. Her ayrılık hep aynı hikâyedesin.

Sevgili? Her adım, her topuk sesi, fırtına öncesi kadar ürpertir yüreğimi.

Ah o terk edişlerin göremeyecek, birazdan göçler basacak yüreğimi.

Sen aldırma yine de. Ve sakın bakma geriye.

Alıngandır benim sessiz kalışlarım. Böyle bir başınadır terk edilişlerim. İçimde sağanak yağmurlar, gözlerimde güneştir.

Sen aldırma.

Sensizliğe alışmak gibi bir niyetim yok yine de. Sen de güneşe bak özlediğinde. Yağmurda ıslan. Acı çeken tüm şarkılarda beni dinle. Bir süre benden bahsedecek tüm şiirler, beni yazacak en güzel, en dokunaklı yazılar. Sanki tüm ayrılıklar, ben ayrıldım diye olacak! Bunlar bildik sızılar.

Her ayrılık sonrası olduğu gibi, şarkılardan fal tutacaksın, biliyorum sevgili.

Sen aldırma yine de düşün ki kaldığım yerden devam ediyorum hayata, ne fark eder?

Şimdi, bir yağmur boşalıyor delice. İlk defa görmüş gibi toprağı. Kokusunu çeke çeke doluyor tüm boşluklarından içeri. Anladım, sevdiğin gitmiş! Belli ki bir yanın gitmiş!

Ama sen, mutlu olmalısın? Çünkü giden, hatıraları yüklenir gider, özgürlük kalandadır.

Şimdi ben sana geçer desem?  Nesini sevmişim bu kadar desem, hatta çıkıp çivi çiviyi söker desem? Sen yine o kadehi değil, acıyı dikeceksin kafana.

Anlatsam neye yarar? Giden gitmiş. Gel, bela yüreğim, yine kaldık baş başa.

Ana Kuzusu mu Hanım Köylü mü?

Geleneksel yapı der ki; “Mutlu olmak istiyorsan mutlu edeceksin. ( Eşini, aileni, onun ailesini, kendi aileni, çocuğunu, komşunu, hatta herkesi.)

Modern yapı der ki; “Mutlu etmek için önce kendin mutlu olmalısın.”

Evlilik dâhil, tüm ilişkiler, bu iki düşünce arasında sıkışıp kalır ve denge kurulamaz ise, çatışma çıkar. ( Tarihler boyunca ve günümüzde de sorun olmaya devam eden gelin kaynana çatışması buna en güzel örnektir. )

Özellikle bizim toplumsal yapımıza uygun, biraz daha geleneksel toplumlarda ki evlilikler,  sadece iki kişi arasında değil adeta tüm aile arasındaki anlaşma esasına dayanır. Zira herkesi mutlu etmek(!)esas olan şeydir.

Klasik evliliklerde, tarafların aileleri, kendi ağırlıklarını koydukları ölçüde, prestij kazanıyor gibidir.

Yani, iki kişinin kararları yanında, tarafların ailelerinin de kararları görüşleri son derece baskın ve önemli olabilmektedir.

Aksi takdirde bir taraf diğer tarafa küser. Aile içi anlaşmazlıklara neden olan bu küslükler, bazı durumlarda tamir edilemeyecek bir hal alır ve yıllarca sürer. Oysa ki fark edilmesi gereken şey, iki ailenin tamamının değil sadece iki kişinin evlendiğidir.

Denge, her ilişkide olduğu gibi, evlilik ilişkilerinde de çok önemli bir yere sahiptir. Bu dengenin en büyük aktörü ise, erkektir.

Erkeğin bu konuda görevi biraz ağır ve biraz dikkat gerektirir niteliktedir. Zira eşinin dediğini yaparsa “Hanım köylü” Annesinin dediğini yaparsa “Ana kuzusu” olacaktır. Bunun ortası yoktur. Ya da oldukça zordur.

Ne kadar masum, sahiplenme ve koruma duygusuna dayalı olursa olsun, erkeğin iki taraftan çekiştirilmesi durumunda denge sağlanamadığı içi, bu çekişme, ayrılıklarla ya da kırıcı birçok sözlü/fiziki şiddetle sonlanacaktır. ( Evlilik ve kadın programlarında gerçek hikayeleri bolca izleriz.)

Peki erkek neden, -aslında farklı konumlarda olan- eşi ve annesi tarafından paylaşım konusu yapılır?

Geleneksel anne modeli;  yememiş yedirmiş giymemiş giydirmiş saçını süpürge etmiş ve bu tür uğraşlarla hem zaman olarak, hem duygusal olarak tüm boşluklarını doldurmuş  bir modeldir. Bu tip tek tarafa aşırı ilgi davranışı, daha çok ilgisiz bir eşten ve tatminsiz bir evlilikten kaynaklı olabilmektedir. ( bu da ayrı bir tartışma konusu)

Avucunun içinde büyüttüğü çocuğu bir gün evlenince, o doldurmuş olduğu avuç boşta kalacaktır ve nasıl harcanacağı belirsiz koca bir zaman çıkacaktır ortaya.

Buradaki psikoloji, “ benim olanı aldı “ düşüncesini güçlendirir. Bu da tartışma ve en yakınındakine alınganlık olarak dışa yansır.

Öte yandan, karşı tarafta boş durmayacak; “ bundan sonra ben varım artık benim kurallarım geçerli” diyecektir. Kuralların geçerliliği tehlikeye düşerse, tartışma ve alınganlık olarak, yine en yakınındakine -eşine- yansıtacaktır. Sonuç; klasik kaynana-gelin tartışması ve anne-eş arasında kalan erkek.

Psikolojik açıdan bakıldığın da, bu tür ilişkilerde fazlası ile, -ön yargı yaklaşımların hakim olduğu görülür. Çünkü konunun asıl kaynağı “ öğrenilmiş korkulardır.”

Yani çift daha önce evlenip aileler arasında geçimsiz bir ilişki yaşamamıştır ama çevreden tecrübe edile edile öğrenilen geçimsizlik algısı ve korkusu ilişkiye hep hâkim olmuştur.

“Çoğunluğun, bu tür tartışma ve anlaşmazlıkları yaşıyor olması, düşünce olarak zihnimizde yıllarca yer eder. İlk adım olarak, sadece bakış acısını değiştirmek ya da en azınca çaba göstermek, birçok şeyi kendiliğinden değiştirecektir;

*İlk önce ön yargılardan kurtulmak gerekir.

*Çevremizdeki olumsuz örnekleri referans almamak gerekir.

*Evlenince, tarafların artık kendi başlarına ayrı bir aile olduklarını kabul etmek gerekir.

*Ben haklıyım, sen haklısın, zaman kuşak devir, bilgi mi tecrübe mi.. tartışmasına girmemek gerekir.

*En yakınlar dâhil her şeyi her kesle paylaşmamak gerekir. ( tarafların bir başkasına birbirlerini kötülemeleri gibi.)

*Sorunun açığa çıkarılması ve çözülmesi, tarafların bir birine katlanmaları zorunluluğunu ortadan kaldırır.

*Birinci ağızdan duymadan her şeye inanmamak ve her konuşulanı kişisel almamak gerekir.

*Hatırı büyük biri için ya da duyulduğunda sebep olacak üzüntü için gizli saklı işler yapmamak gerekir.

*Empati kurmak çok önemlidir. ( Kendi ailene yapılmasını istemediğini karşı tarafa yapmamak.)

*İletişimi olumlu yönde kullanmak çok önemli. ( Kelimelerin önemi kültürel ya da diğer konularda ki farklılıklardan kaynaklı alınganlıkları engeller)

*Mış gibi davranmak ( Bu kural sadece evliliklerde değil, tüm ilişkilerde çok etkilidir.  Yani, karşı taraf iyi imiş gibi bir süre öyle düşünüp iyi davranmak. Etki tepki olayı. “Sen iyi olursan karşı tarafta iyi olur” düşüncesine dayanır.)

*Tartışmaya gebe aile ortamlarından uzaklaşmak ve nezaketi korumak gerekir.

*Eleştirmek, haklı çıkma çabası, kontrol etmek gibi davranışlara girmemek gerekir.

Bu maddeler daha uzar gider ama evlilik ilişkilerinde huzur için en önemli iki kilit madde; ön yargıların kırılması ve erkeğin taraflar arasındaki dengeleyici rolüdür. Yoksa tarih boyunca olduğu gibi, gelin kaynana çatışması yıkıcı etkileriyle daha çok, sarkıllara, türkülere fıkralara, filmlere konu olmaya devam edecektir.