Perşembe , 22 Şubat 2018

Dört Mevsim Hayat

Etrafımı saran şeffaf su dolu balonu yırtarak önce, yeni bir dünyaya öldüm. Çığlık çığlığa bir dünya? Ne yapacaktım? Nasıl olacaktı? Bir baktım her şey, ama her şey benim için düşünülmüş.

Benim için düşünülmüş ama, daha doğuşumdan başlayan çaresizliğime takıldım. Ufacık oluşum canımı yakıyordu. Ah şimdi büyük olsaydım eğer, kendim yürüyecek, kendim tanıyacaktım dünyayı. Öyle büyük ki çaresizliğim? Ne derlerse onu yaşayayım derken gençliğime doğru büyümüşüm.

Büyüdükçe ağırlaştım. Elimi hiç bırakmayan o ele, daha sıkı tutundum. Bildiğim başka bir hayat yoktu.

Sonunda götürüp, sürünün ortasında bırakıldım. Orada her şeye kılıf vardı. Günah bile mubahtı. Üstelik yan gel yat. Yalnızlıklarım dindi, herkes gibi…

Herkes oradaydı, tek dertleri makbul olmakmış.

Gel gör ki her zaman olmuyor işte. Bazen, asi olmaktan yana ağırlaşıyor gönül. Bir yandan da, sürüden ayrılan koyun geliyor aklıma.

E haliyle yıllarca ne herkes olabildim ne öteki herkes. Tam olarak neredeydim? Ne zaman kendim oldum? Kendimin ne kadarı bana aitti?

Meğer genç günlere dairmiş asiliğim. Her mevsim aynı deli değilim.

Zaman adil tabi ki. Geçtikçe geçti, geçtikçe geçti!

Bu sefer, affetmedi beni bir şeyler ufakken olduğu gibi. Artık karşılıksız şeyler bitmişti. Elimi tutan el de yoktu. “Ayakta durma zamanı” diyordu hayat. Kocaman yuvarlağın içinde asıl şimdi küçüldüm. Ne yapacaktım?

Her geçtiğim yoldan çok oldu geri dönüşlerim, vazgeçişlerim… Anladım ki nafileyim. En gerçeği otuzlu yaşlarımmış. Oralarda bir yerlerde duruldum.

Var oluşun anlamını çözemedi insanoğlu. Ben de, hep yeni anlamlar ekledim kendi var oluş hikâyeme. Beynimde her şey çoğaldı bölündü, guruplara ayrıldı. Gün geldi biri daha baskın oldu, bir sabah, bir katil olarak uyandı beynim, ilk defa sevindim. Sevinmem bencilliğimdendi.

“Güç” diyorum; yaşayabilmenin tam da gerçek adı buydu. Hatta küçük dağları ben yarattım sandı gücü eline alıp ayakta durunca insan. Oysa bu, yaradılışının en büyük yanılgısıydı.

Zira, tam ayaktayım artık derken, bir de bunun sefasını sürerken, bir baktım, yaz bitti! Ne zaman bitti?  Kavgaydı gürültüydü, senindi benimdi, koşuşturmaydı… Bağıra bağıra bitti. Güneş sustu. Rüzgâr hafif yaladı geçti yüzümü.

Günler kısalmaya başladığında anlamalıydım. Yaz bitti.

Şimdi sonbaharda, kışa hazırlıyorum kendimi. O yüzden gidip bir kır evine yerleştim. Sessizliği daha yakından tanımak için sırf. Kargaşaydı gürültüydü, geç kalmaktı şimdi bir hayli uzak. Günlerse bir o kadar uzun?  Boş olmak, belki biri gelir diye, uzaklara uzaklara bakmak, koca bir yumruk gibi düğüm düğüm. Masa başında, yorgunluktan uyuduğum günleri özlüyorum desem? Kendime üzülür müyüm?

Her dalışımda, yaşanmış güzel şeyler gelir aklıma. Hoş başka da işim yok ya? Hayalleri hatırlama mevsimindeyim. Yorgunum. Yeni hayaller için ilkbahar lazım bana…

Yine de daha dibine kadar yaşanabilir miydi diye düşünmüyor değilim. Hava ne güzeldi, güneş ne güzeldi… Ay ne kadar aşk doluydu?

Sahi aşk? Nasılda fısıldamıştı kulağıma ansızın. Dallarımda tomurcuklar nazlı nazlı. Gülümseyişine âşık olduğum, teninin kokusunu nefes bildiğim, bakışında kendimi bulduğum, aşk?

Şimdi duyabilir miyim aynı sesi? Aşkın fısıldayışını yani? Biraz daha kulak kabartsam? Çizgilerle dolmuş yıllar varken yüzümde, aşk nasıl fısıldasın eğilip “ben geldim” diye. Üstelik duymayan kulağıma…

Şimdi? Bir köhne ev ve ben. Sahi başa mı döndüm ne? Ufakken, babamın işten dönüşünü beklerdim camda. Şimdi oğlumun bir ihtimal gelişini. Beklemek yine aynı, cam aynı, özlem aynı, gözyaşı aynı, korkular aynı. Aynada gittikçe küçülüyorum. Aynı çaresizlik canımı yakıyor üstelik! Bu sefer o kadar şanslı da değilim. Elimi tutan, bir el de yok. Ayağa kalkacak gücüm de… Yıllar öncesinden tanıdık cümleler çalınıyor kulağıma; Herkesin işi çıkmış! Herkes yorgunmuş. Bir dahaki sefereymiş.

Cama vuran bu ses ne? Yoksa? Bir ihtimal tüm gücümle doğruluyorum. Kar taneleriymiş! Soğuktan belliydi iliklerime dolan? Galiba kış tam geldi.

Hakkında Arzu Aytekin