Şiddetin Anatomisi

Şiddetin Anatomisi

Kadın erkek kelimesi bir araya gelince nedense hep eşitlikten bahsedileceği düşünülür. Oysa görünen odur ki, eşitliğe sıra gelinceye kadar, kat edilmesi gereken daha çoook yol vardır.

Zira insanlığın Ay’a çıkıp, neredeyse Mars’ta hayat bulduğu bu yüzyılda dahi, kadının yaşadığı şiddetin, kaldığı yerden, devam ettiği görülür.

Bir görüşe göre; kadınla erkek arasında bitmeyen bu çatışmanın adı psikolojik güç savaşıdır. Yine aynı görüş, “eğer öyle olmasaydı, aynı fiziki şartlarda olmayan, güçsüz ve güçlü iki farklı taraf neden savaşsın?” der. Üstelik birbirlerine, hayati bağlarla bağlıyken ve türün devamı için birbirlerine bu kadar muhtaçken?

Bu iki cins arasındaki en büyük sorun, onlara verilen toplumsal rollerden kaynaklanmaktadır.

Yani, kadın güçsüz olduğu için edilgen olmaya, erkek, güçlü olduğu için, etken olmaya itilir yaşam boyu.

Alileler olarak, cinsiyete göre yüklediğimiz rollerle, bir tarafı sürekli sindirirken, diğer tarafı kendi ellerimizle canavarlaştırırız. Erkek çocuk, güçlü ve üstün olmayı, yaşam tarzı bilerek büyür ve her üstün olan gibi, emreder, buyurur, hizmet bekler. Bu büyüme süreci içerisinde, baskın olmasının hakkı olduğu, o kadar çok hissettirilmiştir ki, hakkı olanı korumak için, gerektiğinde şiddete yönelmesi, olası bir davranış haline gelir.

Onu güdüleyen öğrenilmiş davranış modelleridir.

Modern olan ya da modern toplumlarda ki erkek, bu yönünü eğiterek bastırır. Tek panzehrin eğitim olduğunun farkındadır.

Geri kalmış toplumlarda ise, kendilerine biçilmiş hayvani role bürünerek, kadının tüm yaşam inisiyatifini elinden alır, hayatının sonuna kadar üçüncü sayfa haber malzemesi olarak yaşar ve yaşatır. (Kadın cinayetleri, töre cinayetleri, recim vs.)

Oysaki kadın; tüm hisleri, beklentileri ve hayalleriyle, -ilkel ya da modern- her toplumda aynı kadındır.

Diğer yandan, ortalarda seyreden Ataerkil toplumlarda, “Sen erkek adamsın” diye sürekli gaz veren ebeveynlerinin cesaretiyle birer Recep İvedik olarak büyür ve hayata atılır erkek çocukları.

(Sokakta ‘anam! Yavrum! diye lafını atıp, akşam evinde “canım anam” deyip elini öpen ya da çocuğuna “yavrum” deyip sevgiyle davranan, aynı adamdır.)

Ataerkil toplum, erkek cinsini bir taraftan överken diğer taraftan da yüklemeler yapmaya devam edecektir. “Aileyi geçindirme, erkeğe aittir, sen erkeksin evin reisisin” der ve büyük sorumlulukları daha ufacık çocukken, omuzlarına yükleyiverir. Aldığı eşine bakmak zorundadır, çocuklarına bakmak zorundadır, anne babasına yaşlanınca bakmak, aile ilişkileri dengelemek zorundadır, zorundadır da zorundadır. Bu sorumluluk listesi uzar gider. Ayrıca, güçlü duracak, acısını belli etmeyecektir. Sıkıntısını paylaşır, kazara ağlar ya da zayıf bir yanını gösterirse maazallah dünyanın sonu gelir.

Çünkü, erkek ağlarsa, “kadın gibi” ağladığı için gözden düşer. Toplumun ona verdiği “güçlü olma” rolü ihlal edilmiş olur.

Bu yüklemelere bir de kendi hayatını kurma ve oturtma zorunluluğu eklenince, beklentilerin fazlalığı ve başarı ile altından kalma psikolojisi bir hayli ağır gelecek, kaldıramama durumunda ise, istenmeyen davranışlara eğilim olacaktır.

Şiddet, erkeğin hayat boyu kazanmış olduğu, öğrenilmiş korkularını alt edememesi sonucunda oluşur.

Toplumsal değerlerin hemen hemen tümünün, erkeğin güçlü olmasından yana olan toplumlarda şiddet normalleşme eğilimdedir. O nedenle bitmez.

Kadın açısından bakacak olursak; Ataerkil toplumlarda kadın, pekte çalışmak zorunda olmamasını ve evlenip sırtını birine dayaması rahatlığını, farklı bedellerle ödeyecektir.

Ataerkil yapının çok baskın olduğu toplumlarda, kadın erkek ilişkisi sembiyotik bir ilişki gibidir. (Bağımlı yaşama, onsuz olamama durumu, iki canlıdan birinin, yaşamak için diğerine tutunma ihtiyacı)

Kadın yaşam tarzıyla sürekli erkeğe “ben güçsüzüm” mesajını verir. Elindeki poşetlerini taşıtarak, narinliğini sürekli öne sürerek, yardıma her an muhtaç olduğunu her davranışı ile hissettirir. Bunu bilinçli yapmaz belki. Yine yaşam boyu öğrenilmiş korkularından kaynaklıdır bu. (Öğrenilmiş korkulara örnek; ayrılmadan ayrılma korkusunu yaşar, ihanete uğramadan, ya uğrarsam diye düşünerek davranır. Millet ne der, ailem ne der, nereye giderim, nasıl yaşarım kaygısını hep duyar…)

Toplumu oluşturan değer yargılar, gelenekler görenekler ve aktarılan sözlü her şey; kökleri oldukça derinlerde olan, yazı ve kanunlardan daha güçlü kavramlardır ve bunların birinin yerinden oynaması uzun zamanlar alır.

Taaki toplum, bakış açısını, bu iki tür için aynı düzeye getirebilirse bir gün, o zaman, her gün duyup okuduğumuz, gördüğümüz ve şahit olduğumuz ilkel manzaralar azalabilecektir.

Bunun çabasını, bu süreç içerisinde, ne yazık ki yine en çok kadın, kendi gösterecektir.

Yani, ciddi anlamda toplumdaki yerini, kendisi sorgulamaya başladığı zaman, değişimden bahsedilebilir.

Erkeği kendinden üstün ve daha saygın görmekten vazgeçmeyen, bunu hüner bilen, öteden beri var olan kesimin; edilgen, bağımlı ve sığınan yapılarının sorgulandığı gün, değişimden bahsedilebilir.

Güç yarışı için yollara dökülmek, tek suçluyu karşı taraf ilan etmek bir yere kadar. Çocuklarını yetiştirmekten başlayacaktır işe kadın?

Boyun eğen köle olarak değil, kadın gibi yaşamayı deneyecek, hangi konumda ve seviyede olursa olsun bir zahmet kendini yetiştirecektir.  Bilgi her yerde. (Çok ilkel topraklarda yaşamıyorsa elbette)

Sonuç olarak; ya ekonomik özgürlüğünü kazanıp ayakta durmayı öğrenecek, ya da sırtını yasladığı yerden gelenlere, eyvallah diyecek.

Arzu Aytekin