Sürü Meselesi

Sürü Meselesi

“Kulaktan kulağa oyunu” vardır; cümleyi ilk söyleyen kişi aslını söyler, en son kişiye sıra geldiğinde ise, kişiye göre şekillenmiş ve orijinalinden tamamen uzaklaşmış yeni bir cümle çıkar ortaya. Tıpkı bunun gibi; belki de yaşadığımız hayat, tüm gerçekleriyle giderek yalana dönüşmüş, insanların hayal dünyasından oluşmuş bir masaldır.

Sürü; bu masalı sana, ‘doğru’ diye yutturan sistemdir.

Her gelenin dönüp bir sonrakine aktardığı, aktarmakla yetinmeyip direttiği en yalan gerçektir hayatımızdaki. Zira baştan beri kural böyle işledi. Katıldık, çünkü başka fikrimiz yoktu. Sürüye katılmazsak eksik kalırdık, yalnız ve sevilme duygusundan uzak olurduk. Buda bize ağır gelirdi; çünkü insanoğlu, hayatı boyunca, ‘birileri beni sevsin beğensin’ diye yaşar. Takdir edilme duygusu içinde kıvranır. Bunu kabul etmese bile, hayatının yegane amacı budur. Hep birilerine yaranabilmek için kendi kişiliğini, rahatlıkla bir kenara itebilme, değişkenliğine sahiptir. Kabul de görür, yalnızlığını giderir, sevilir ve böylece toplum içerisindeki görevini yerine getirmiş olur. Yani kabul görme, yalnızlığından kurtuluşudur.

Hiç görünmeyen, yazılmayan, yasalaşmayan, fakat öylesine derin ve keskin kurallardır ki bunlar, birileri ‘hayır’ demeye bile pek yanaşamaz. Çünkü burada yapılan her şey, saçma bile olsa mubahtır. Günah bile özgürleşebilir bu kalabalık içinde. Her şeye göz yumar da insan, yalnızlığı göze alıp karşı gelemez yine de sorgulayamaz. Misal töreler gibi, misal dünyanın herhangi bir yerinde sırf adet olduğu için, sırf herkes öyle yapıyor diye öteden beri uygulana gelen değerler (!)gibi.

“İnsan, ancak onu düşünen hiç kimse kalmadığı zaman gerçekten ölür.” der. Bertolt Brecht.

Bir insana en büyük kötülüğü; onu yalnız bırakarak, yokmuş ve ölesiye önemsizmiş gibi davranarak yapabilirsiniz demektir bu.

Sevgisizlik ve yalnızlık bir birey için bu kadar ölümcül müdür? Sırf bunlar olmasın diye, her şeye rağmen herkes gibi olmak insan yaradılışına bir reva mıdır?

Böylesi yokluk korkusuyla kavrulan insanoğlunun, diğer taraftan mutlak gerçekleri kabullenmek yerine sürekli reddetmeyi bir çözüm olarak seçmesi de bir hayli trajikomiktir. Hem uyum sağlar hem farklı şekillerde başkaldırır;

Var oluş felsefesini, adeta reddetme üzerine kurar; tabiata ve farklı türlere öfkesi hiç bitmez. Yıkar döker, talan eder, teknoloji ile yürür üzerine.

Meydan okur; göklere uzanan binalar ve beton yığınları inşa eder. Oysa hayatını sürdürebilmek için doğaya mesela, nasılda ihtiyacı vardır; Su ister, hava ister, bitki ister, karnım doysun ister.

Öfkesinin yanı sıra, zamanla farkına varmadan kendi özgürlüğünü kendi kısıtlar. Kendi hapishanesini kendi yaratır.

Özgürlük naraları atarak asfalt döşenmiş sokaklarda yürüyüp, kuşlar gibi uçmayı hayal eder belki. Akşam geldiğinde ise, göklere uzanan beton yığınlarının içinde adeta kafeste yaşayan bir hayvan gibi yaşamını sürdürmeye devam eder.

Bir taraftan, özgür olmayı sonuna kadar savunurken, sabahın erken saatinde yollara düşen, akşam karanlığına kadar başkasının yararına çalışıp, evine gelip yemeğini bile zor yiyen ve uyuyan insandır, bu modern hayatın kahramanları…. Sürü ritüeli budur; çalışır, eve gelir yer ve uyur. En sıkışmış zamanlarda saçını tarar dişini fırçalar, çiçeklerini sular.

Yıllar yıllar geçer. Peki, geçen bu yılların ne kadarını yaşamıştır? Hemen yanı başında duran kendine hiç bakmış mıdır? Sesini hiç duymuş mudur? Kaç kişiye fark ettirmiştir kendini?

Kaç kere seyahate çıkmıştır?  Kaç kere sevdiklerinin gözlerinin ta içine bakarak konuşmuştur? Kaç kere hiçbir şey düşünmeden bomboş kafayla bir günü geçirmiştir?

Yaşamaktan kastı; kendine ayırdığı uyku saatleri midir sadece?  Öyleyse hem sürüden kopamayıp hem neden hala sürekli reddediş içerisindedir? Attığı her adımla kendini yalnızlaşmaya mahkûm edip hem de yalnızlığı sevgisizliğe bağlayan nasıl bir türdür?

Arzu Aytekin