Yaşamayı Öğrenmek Lazım

yaşamayı öğrenmek lazımKendine ve diğer insanlara, biraz geri durarak bak? İzle onları? Neyi nasıl yaşıyorlar? Hayat mı onları yaşıyor, onlar mı hayatı?

Kendini fazla önemseyen bir insanoğlu ile karşı karşıyayız. Oysa ki insan, koskoca evrende, bulunduğu yere bakmaya çalışsa, göremeyeceği kadar, ufak bir nokta olduğunu fark edecektir.

Uzaydaki gezegenlerden sadece biri olan dünya, dünyadaki bir ülke, o ülkedeki il, o ildeki bir ilçe, o ilçedeki bir mahalle, mahalledeki sokak, sokaktaki ev ve o ev içindeki bir canlı. Hepsi bu?

Üstelik insan olarak sınırlı oluşumuz, bilmediğimiz duymadığımız onca şey, aynı evreni paylaştığımız sayısız oluşumların, var oluş gerçeğini açıklar. Kendimizi yırtsakta bilemeyeceğimiz ne kadar çok şey var? Zira gözlerimiz belirli aralıkta görür. Kulaklarımız belirli frekanslarda duyar.

Öte yandan, şimdi ikamet ettiğimiz yerlerin, bundan yıllarca önceki halini düşünürsek; binalar olaylar medeniyetler canlılar ve her şey tamamen bambaşkaydı. Bundan yüzyıllar sonra da şu an bulunduğumuz yer, kim bilir nasıl ve ne halde olacaktır?

Demem odur ki evrendeki ufak evimiz olan dünya ve o dünyada ki doğa, kendini sürekli yenileyen bir organizma; Yağmur yağar, sular akar, binalar yapılır medeniyetler kurulur. Gün gelir aynı yerde ovalar platolar, dağlar oluşur. O aynı yerde bir hayat biter bir hayat yeniden başlar. Ders verircesine muhteşem bir dengedir bu.

Hayat ise, başlı başına bir mucize? Doğar doğmaz sunar kendini insanoğluna. Önce, tüm seçimlerini onun yerine yapar. Geriye ise sadece yaşamak kalır.

Bu yaşam içerisinde, hayatın ilk bilmem kaç yılı zaten ebeveynlere bağımlı olarak geçer. Bilmem kaç yılı kimlik arayışı içerisinde. Bilmem kaç yılı yaşam kavgası ile, bilmem kaç yılı olası hastalıklarla geçer ve tekrar küçülür beden, yeni başlangıç için bitişe geçer.

Payına, yetmiş seksen yıl düşen insanoğlu; bu süre içinde, niyeyse, sürekli savaş halindedir. Hayatla, kendiyle ve canlı cansız her şeyle savaş halinde olmayı seçer.

Duygularının, hayatını çekiştirmesine çoğunlukla izin verir? Sürekli koşuşturan hırslarıdır. Sürekli konuşup duran, egosudur. Zamanı kontrol altına almak istedikçe, hayatın elinden akıp gidişini seyreder.

Öyleyse eksik olan, evrensel uyum ve sevgi midir?

Uyum ve sevgi? Bu karmaşık yapı içerisinde, insanın yapmakta en çok zorlandığı iki şey olmalı. Aksi olsaydı eğer insanoğlu yaşamayı biliyor olurdu ve birbiri ile bu kadar savaş içerisinde olmayı seçmezdi.

Yaşamaya uyum sağlamak, bir anlamda hayatın her anını hissederek yaşayabilmek aynı zamanda, her an bitebilecek olan hayattan, kırgın ayrılmamayı garanti eder.

Yani, her anı hissederek yaşamayı başardığında, acı tatlı haliyle tüm hayatı kucaklamış olursun. İşte bu kucaklama, gerçek sevgiye sahip olmayı gerektirir.

Sevgi? Sihrin ve mucizenin tek adı. Bu duyguya gerçekten sahip olan kişi hayatın mana arayışında başarıya ulaşmış kişidir. Her canın aynı Öz’e bağlı olduğunu bilir ve ona göre yaşar.

Sevgiye sahip kişi, gördüğünün ötesindekini de gören kişidir. Konuşulmayanı duyar. Hayattan gelen her şeyi, kucak dolusu kabul eder. Hırsları kinleri ve gündelik basitlikleri ötelediği için, hafiftir.

Konuşurken yüreğinden konuşur, dinlerken yüreği ile dinler.

Bir insana baktığında, onun kim olduğundan çok halini ve duygularını görür.  Anlaşabilmenin yolunun aynı dili konuşmak değil aynı duyguları paylaşmak olduğunu bilir.

Kendi bedeni ve beğenilmeyen her uzvuyla barışıktır. Herhangi bir canlıya baktığında onun aslında muhakkak bir amaca hizmet için var olduğunu bilir ve ona göre davranır.

Gerçek olan, yaşadığın yer ile dünyanın öteki ucunda, sevginin dilinin aynı oluşudur.

Arzu Aytekin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.